Görülmek, Tanınmak ve Onaylanmak

21
Eyl

  • Klinik Psikolog Betül Yazıcı

Görülmek, Tanınmak ve Onaylanmak

İnsan Neden Bir Başkasının Gözünde Var Olmak İster?

İnsan neden görülmek ister?

Neden biri bizi gerçekten dinlediğinde rahatlar, anlaşılmadığımızda öfkelenir, yok sayıldığımızda inciniriz? Neden sevdiğimiz birinin bakışındaki küçücük bir değişiklik bile bazen günlerce zihnimizde dolaşır?

Belki de bütün bunların cevabı, insanın dünyaya geldiği ilk anda saklıdır.

Çünkü insan yavrusu dünyaya yalnızca bakıma muhtaç olarak gelmez. Aynı zamanda bir başkasının bakışına, sesine, dokunuşuna ve zihninde tutulmaya da ihtiyaç duyar.

Bir bebeğin karnını doyurabilir, altını değiştirebilir, onu sıcak ve güvenli bir ortamda tutabilirsiniz. Fakat bütün bunların yanında onun gözlerine bakan, ağladığında yalnızca susturmaya değil ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışan, gülümsemesine gülümsemeyle karşılık veren bir “öteki” yoksa, gelişimin çok önemli bir parçası eksik kalır.

Çünkü insan yalnızca bakımın içinde değil, ilişkinin içinde büyür.

Bir Başkasının Gözünde Kendimizi Bulmak

Psikoloji tarihi boyunca birbirinden oldukça farklı kuramsal yaklaşımlar insanı farklı kavramlarla açıklamaya çalıştı. Ancak birçok yaklaşımın kesiştiği temel bir nokta vardır:

İnsan, ilişki içerisinde var olur.

Heinz Kohut bunu “aynalanma” üzerinden ele alır. Çocuk, kendisine hayranlıkla bakan, heyecanını gören, duygusuna karşılık veren bakımverenin gözlerinde kendi değerini deneyimlemeye başlar. Adeta karşısındaki insanın yüzüne bakarak şu sorunun cevabını arar: “Ben görülmeye değer miyim?”

Donald Winnicott ise bebeğin kendiliğinin, yeterince iyi bir bakım ortamında geliştiğini söyler. Çocuğun spontan hareketleri sürekli bastırıldığında ve çocuk olduğu haliyle karşılanmak yerine çevresinin beklentilerine uyum sağlamak zorunda kaldığında, zamanla gerçek kendiliğini koruyabilmek için bir “sahte kendilik” geliştirebilir.

Bazen yetişkinlikte “Ben aslında ne istiyorum?” sorusuna cevap veremememizin kökleri de burada aranabilir. Çünkü kişi uzun yıllar boyunca ne hissettiğine değil, karşısındakinin kendisinden ne beklediğine bakarak yaşamış olabilir.

John Bowlby ise meseleyi bağlanma üzerinden ele alır. Çocuğun dünyayı keşfedebilmesi için geri dönebileceği güvenli bir üsse ihtiyacı vardır. Çocuk uzaklaşır, keşfeder, korkar ve geri döner. Orada hâlâ birinin bulunduğunu görmek, yalnızca çocukluk için değil, ileride kurulacak ilişkiler için de önemli bir içsel deneyim oluşturur:

“İhtiyaç duyduğumda biri orada olacak mı?”

Lacan’ın düşüncesinde ise ötekinin bakışı çok daha karmaşık bir yere sahiptir. Kendimizi yalnızca içeriden deneyimlemeyiz; başkasının bizi nasıl gördüğü de kim olduğumuza ilişkin algımızın bir parçası haline gelir. Böylece “Ben kimim?” sorusunun yanına başka bir soru eklenir: “Ötekinin gözünde ben kimim?”

Yalom’un varoluşçu yaklaşımında ise bütün bunlar bizi insanın en temel gerçekliklerinden birine götürür: İnsan varoluşsal olarak ayrı bir varlıktır; fakat aynı zamanda temas etmeye, anlaşılmaya ve sahici bir ilişki kurmaya ihtiyaç duyar.

Kelimeler değişir.

Aynalanma, bağlanma, gerçek kendilik, ötekinin bakışı, sahici karşılaşma…

Ama hepsi bir noktada aynı yere dokunur:

İnsan, bir başka insanın varlığında kendisini deneyimler.

Peki Bir Çocuğun Her İhtiyacını Karşılar Ama Onunla İlişki Kurmazsak?

Bu soru yalnızca kuramsal olarak sorulmadı.

  1. yüzyılda kurum bakımında büyüyen çocuklara ilişkin gözlemler, insan gelişiminde ilişkinin önemini çarpıcı biçimde ortaya koydu.

René Spitz, 1940’lı yıllarda bakım kurumlarındaki bebekleri gözlemledi. Bazı çocukların temel fiziksel ihtiyaçları karşılanıyor; besleniyor, temizleniyor ve tıbbi olarak takip ediliyorlardı. Ancak süreklilik gösteren, sıcak ve karşılıklı bir bakım ilişkisi ciddi ölçüde sınırlıydı.

Spitz’in gözlemleri, uzun süreli duygusal yoksunluğun çocuklarda yalnızca psikolojik değil, gelişimsel ve bedensel sonuçlarla da ilişkili olabileceğini gösterdi. Geri çekilme, gelişimsel yavaşlama ve çevreyle ilişkinin giderek azalması gibi tablolar dikkat çekiyordu.

Sonraki yıllarda farklı ülkelerde kurum bakımında büyüyen çocuklarla yapılan çalışmalar da benzer bir sorunun peşinden gitti:

Bir çocuk için yalnızca hayatta kalmak yeterli midir?

Romanya’daki kurum bakımından gelen çocuklar üzerine yapılan çalışmalar, erken dönemde yaşanan ağır psikososyal yoksunluğun bilişsel, duygusal ve sosyal gelişim üzerindeki etkilerini incelemek için önemli bir alan oluşturdu. Aynı zamanda çocukların daha sonra duyarlı ve süreklilik gösteren bakım ortamlarına geçtiklerinde gösterebildikleri gelişim, insanın iyileşme kapasitesi hakkında da önemli şeyler söyledi.

Dolayısıyla mesele yalnızca “sevgi” gibi romantik bir kavramdan ibaret değildir.

İlişki, insan gelişiminin temel düzenleyicilerinden biridir.

Çocukken Aradığımız Bakış Kayboluyor mu?

Belki biçim değiştiriyor.

Bir zamanlar annemizin ya da bakımverenimizin yüzüne bakarak aldığımız cevabı, yetişkin olduğumuzda sevgilimizin mesajında, arkadaşımızın tepkisinde, yöneticimizin takdirinde ya da hiç tanımadığımız insanların ekranlarımızdaki etkileşimlerinde arayabiliyoruz.

“Beni gördün mü?”

“Beni fark ettin mi?”

“Ben önemli miyim?”

“Ben hâlâ senin zihninde miyim?”

Bugünün insanı tarihin belki de en görünür insanı.

Fotoğraflarımız, düşüncelerimiz, gittiğimiz yerler, yediğimiz yemekler, başarılarımız, ilişkilerimiz hatta zaman zaman acılarımız bile başkalarının bakışına açılıyor.

Fakat burada ilginç bir paradoks ortaya çıkıyor:

Hiç bu kadar görünür olmamıştık; fakat belki de görülmekle görünür olmak arasındaki farkı hiç bu kadar fazla hissetmemiştik.

Sosyal Medyada Görülmek

Sosyal medya çoğu zaman yüzeysel bir “beğenilme ihtiyacı” üzerinden eleştiriliyor. Oysa mesele bundan daha derin olabilir.

Bir fotoğraf paylaştığımızda aldığımız beğeni, yorum veya görüntülenme sayısı bazen yalnızca dijital bir sayı değildir. Kişinin psikolojik dünyasında “fark edildim”, “karşılık buldum”, “buradayım” deneyiminin küçük bir temsilcisine dönüşebilir.

Bu, sosyal medyanın kendiliğinden patolojik olduğu anlamına gelmez.

İnsan her dönemde kendisini bir başkasının bakışında aradı. Değişen şey, bu bakışın ölçeği ve hızı olabilir.

Bir zamanlar birkaç önemli kişinin gözünde aradığımız tanınmayı bugün yüzlerce, hatta binlerce kişinin bakışında arayabiliyoruz.

Sorun belki de görülmek istememiz değildir.

Asıl soru şudur:

Görülme ihtiyacımızı kimin bakışına teslim ediyoruz?

Çünkü dışarıdan gelen onay, içeride yeterince sağlam bir değer duygusuna dönüşemediğinde insanın daha fazlasına ihtiyacı olabilir.

Bir beğeni daha.

Bir mesaj daha.

Bir onay daha.

Bir bakış daha.

Ve böylece kişi giderek daha görünür olurken, kendi iç dünyasında giderek daha az hissedilebilir hale gelebilir.

Görünür Olmak Başka, Görülmek Başka

Belki de burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Görünür olmak, bir başkasının görüş alanına girmektir.

Görülmek ise bir başkasının zihninde yer bulmaktır.

Biri fotoğrafınızı görebilir ama sizi görmeyebilir.

Biri söylediklerinizi duyabilir ama ne hissettiğinizi anlamayabilir.

Biri sizinle yıllarca aynı evde yaşayabilir ama iç dünyanıza hiç temas etmeyebilir.

Bu nedenle insanın temel ihtiyacı yalnızca göz önünde olmak değildir.

İnsan, bir başkasının zihninde anlamlı bir yer edinmek ister.

Belki de gerçek görülme deneyimi tam olarak burada başlar:

“Seni yalnızca fark etmiyorum. Seni anlamaya çalışıyorum.”

Terapi Odasında Görülmek

Ve bütün bu yol bizi terapi odasına getirir.

Danışan terapi odasına yalnızca semptomlarını getirmez.

Geçmiş ilişkilerini, görülmemiş yanlarını, duyulmamış cümlelerini, karşılık bulmamış ihtiyaçlarını ve bazen yıllardır sakladığı kendilik parçalarını da getirir.

Bu nedenle terapötik ilişki yalnızca tekniklerin uygulandığı bir zemin değildir.

Bazen kişinin hayatında ilk kez gerçekten merak edildiği, sözünün kesilmeden dinlendiği, duygusunun küçümsenmediği ve olduğu haliyle bir başkasının zihninde tutulabildiği bir ilişki deneyimidir.

Elbette terapi geçmişi silemez.

Çocuklukta eksik kalan her şeyi sonradan kusursuz biçimde tamamlayamaz.

Fakat insana farklı bir ilişki deneyimi sunabilir.

Belki de terapinin dönüştürücü taraflarından biri tam olarak burada ortaya çıkar:

Kişi yalnızca geçmişte neden görülmediğini anlamaz.

Görülmenin nasıl bir şey olduğunu yeniden deneyimler.

Ve zamanla belki daha da önemli bir şey gerçekleşir.

Başkasının gözünde kendisini arayan kişi, yavaş yavaş kendi iç dünyasına bakabilmeye başlar.

“Beni görüyor musun?” sorusunun yanına yeni bir soru eklenir: “Ben kendimi görüyor muyum?”

...

İnsan görülmek ister.

Çünkü görülmek, yalnızca dikkat çekmek değildir.

Görülmek; bir başkasının zihninde var olduğunu, duygularının karşılık bulabildiğini, deneyiminin anlam taşıdığını hissetmektir.

Bebeklikte bir çift gözle başlayan bu arayış, çocuklukta bakımverenlerimize, gençlikte akranlarımıza, yetişkinlikte sevgililerimize, dostlarımıza ve bazen hiç tanımadığımız insanların ekranlarına kadar uzanır.

Belki hayat boyunca değişen yalnızca baktığımız yüzlerdir.

Aradığımız soru ise şaşırtıcı biçimde aynı kalır:

“Beni gerçekten görüyor musun?”

Ve belki olgunlaşmanın en sessiz ama en önemli dönüşümlerinden biri, bu soruya bir gün başka bir yerden cevap verebilmektir:

“Evet. Artık ben de kendimi görüyorum.”

 

Uzm. Klinik Psikolog Betül Yazıcı
Motif Psikoloji